2 Şubat 2019 Cumartesi

Ölüm ve zamanımız



Yazan : Özcan ATAR

Hayatlarımızı biz tabii ki kontrol etme özgürlüğüne sahibiz fakat nereye kadar. Kader de var insan için. Bu "kaderi" pozitif yöne iyi değerlendirmek için çabalamalıyız.
Bana göre tüm sıkıntılarımızdan kurtulmamızın tek çaresi ölümü yeterince düşünmektir.  Ölümü istemeden ölüm şuuruyla yaşamak, insanın kurtuluş reçetesidir. Nereye ulaşırsak ulaşalım çaresiz ölüyoruz. Nerede hangi makamda olursak olalım gene ölüyoruz. Her filmde insanın ölümsüzlüğü teması işlense de, başka yerlerde varlıklar aransa da uzaya kaçıp gitme hayalleri hiç bitmese de ölüyoruz çaresizce. Ne üstün beynin, ne üstün yaşam şeklinin, ne teknolojin ne de entelektüel ritüellerin senin  ölüm denilen hadiseden kurtulmanda yardımcı olamıyor. Çaresizce ölüyorsun.O halde dünyadaki sıkıntılardan çıkmak için ölümü düşünmek lazım. Ama filmlerdeki diyaloglara bakıyorum da “onu öldürelim” diyorlar. Ölmek ve öldürmek sanki su içmek gibi bir şey. Ne ilginç. Ölmek de zor öldürmek de ama filmlerde öldürmek yemek yemek kadar basit anlatılıyor. Tam anlamıyla şiddete  düçar olmuş bir dünya için şeytan durmadan çalışıyor. Hani Şeytan diyordu ya:  “ Kan dökecek insanı mı yaratacaksın?”. İşte şeytan tam da bu işi yaptırtıyor medya üzerinden insanlara. Çaresizce tüm insanlar  bakıyorlar, hiç kimsenin elinden de bir şey gelmiyor. Kimse dur diyemiyor şiddet içeren filmlere. İyiliğin cephesi de güçlü müdür bilmem ama şeytanın cephesi çok çok güçlü. 
Çocukların ellerindeki tabletlere bakıyorum tamamen öldürme, şiddet. Çocuklar adeta büyüleniyorlar. Dizilerde de hep şiddet ve cinsellik. Adeta  beynimiz ŞİDDET ve CİNSELLİK temasıyla sarmalanmış durumda. Ne dizeye yetişebiliyorsun, ne hayatı dizginleyebiliyorsun ne kendine söz geçirebiliyorsun. Bu kadar hız. Koşuşturma, kendimizi kaybetmişlik hali... İşte tam bu noktada şu cümlenin önemi bizim için çıkmıyor mu? "Çokluk içinde boğulanlar" "Nereye gidiyorsunuz !"
İnternetten iki cümle okumak için sayfayı açıyorsun daha okuyacak olduğun yazı karşına gelmeden önüne çıkan reklamların haddi hesabı yok. Her gün bombardımana uğruyorsun. Akşam dinlenmek için  televizyonu açınca hep reklam reklam diğer kanala  atlasan da aynı anda orada da reklam. Seyretmeyelim şu televizyonu deseniz de olmuyor. Çünkü cazibe sizi kalbinizin derin noktasından yakalayıveriyor.İşte tam bu noktada şu cümlenin önemi bizim için çıkmıyor mu?  "O sizin sözünüze bakmaz kalbinize bakar " 
Katilin elindeki kurban gibi (örnek de öldürmekle oldu ya!) ram oluyorsunuz sisteme. Bu durum insan denilen şerefli varlık için olası bir durum, istenilen şeyler değil. Bakıyorsun filmde şöyle temiz görünümlü iyi yürekli bir kız veya erkek,  iki dakika geçmiyor ki bir ölüm kalım mücadelesi içine girmesinler. Ya kafaları kesiliyor ya ağır yaralanıyorlar. Kanlar içindeler yardım edenleri de olmuyor çoğu zaman etraflarında. Tüm bunlar ŞEYTAN denilen varlığın vücut bulmuş halleridir. Belki eskiden daha çok insan kılığında aramızda geziyordu ama şimdi film adıyla, dizi adıyla, medya adıyla daha özgür daha hoyratça geziyor. Çok da güzel görünüyor da ŞEYTAN diyemiyorsun. Çünkü sen de onunla avunup onunla hayatına yön veriyorsun. İşte tam bu noktada şu cümlenin önemi bizim için çıkmıyor mu? "ŞEYTANDAN sana sığınırım RABBİM". 
Başka türlü uğraşmak neredeyse mümkün değil. Sadece görüntü olarak karşımıza çıksa ne ala düşünce olarak da sinsice  içimize sızıyor. O zaman da şu cümlenin önemi bizim için çıkmıyor mu? " Sığınırım içlere vesvese verenin şerrinden."   




Singularity

Yazan: Özcan ATAR

Son zamanlarda Amerika ve bazı Asya ülkelerinde  Avrupa'da  YAPAY ZEKA ile ilgili çok fazla konuşulmaya yazılıp çizilmeye başlandı. Bizde henüz hareket yok. Bizim gündemimizi maalesef soğan patates market fiyatları işgal ediyor. Haklıyız da. 
Henüz orta halli bir devlet ve  fakir halkız.   Singularity-Transhümanizm gibi kavramlara yoğunlaşabilmek için televizyonlarda gündemin farklı olması gerekir. Bu medya bizi hepimizi yanlış çok yanlış yerlere kanalize ediyor. Dur diyen de yok nasıl faydalı olabilirim diye düşünen bir  medya patronu da yok.

TRT BELGESEL’in hakkını vermek gerekiyor tabii ki. Şimdilik Türkiye kanallarının içinde en iyi kanal. Diğerleri gereksiz kanallar. Haber kanallarımız damdan düşen buz, sevimli gülen kedi ve arkadaşını bıçaklayan çocuk, kızını kesen baba haberleriyle hepimizi akıl hastası korkak pısırık yapma yolunda başarılı bir şekilde ilerliyor. 
Bir kanal var o kanalda konuşan kişilerin saçı sakalı ağardı ben yaşlandım onlar hala konuşuyorlar. Ne zaman açsanız aynı kişiler. Belki fikirlerine katılıyorum ama her gün görmekten baygınlık geldiğinden onları iki dakika bile dinlemiyorum.

Haberlerde de hep politika siyaset o da gına getirtiyor aynen saçma yemek programları gibi. Doğrusu ben devletin temsilcisi Muhtarlığa İnternet hayatımıza gireliden beri gittiğimi hatırlayamıyorum. Kaldı ki meclisteki milletvekiliymiş, Dışişleriymiş, bakanlıkmış... bizi kapıdan bile kolayca almazlar. Hatırlıyorum da yıllar evvel İZMİR’de Ticaret Odası denilen yere (o oda ne işe yarar bilmem ben (?) )  iş başvurusunda bulunmak için gitmiştik de bizi özgeçmişimizi  bırakmamız için bile içeriye almadılar. Ben bunların hayatımıza haber yoluyla bu kadar girmesinden de acayip bıktım. Oyumuzu verdik mi? Siz de bizim gibi işinizi yapın dedik mi? Tamam o halde işini yap yeter. Her akşam biz politika dinlemeyelim ve onlar üzerinde her akşam yorum yapmak yerine daha faydalı işlerle uğraşmak milletçe hayrımıza olur diye düşünüyorum. Bir toplum bu derece siyasallaştırılmamalı.